• BIST 108.975
  • Altın 151,050
  • Dolar 3,6614
  • Euro 4,3233
  • İstanbul 20 °C
  • Ankara 19 °C

Umuda yolculuğun bilinmeyen hikayesi

Umuda yolculuğun bilinmeyen hikayesi
Suriyeli, Afrikalı mültecilerin umuda giden tren yolculuğu...

Makedonya Gevgeli’de tam ‘herkes eksiksiz trene bindi, kadınlar çocuklarına kavuştu’ derken bu defa vagonun içinde bir arbede başlıyor. Afrikalı gençler kendilerini vagona almak istemedikleri için Kobanili gençlerle kavga etmeye başlıyorlar. Kavga büyüyor, kadınlar “Polis” diye bağırmaya başlıyor.

SARMAŞ DOLAŞ OLUYORLAR

Kısa sürede garda görevli güvenlik güçleri geliyor. Vagonda araya girenlerin de çabalarıyla kavga yatıştırılıyor. Az önce itiş kakış kavga eden koca adamlar birden sarmaş dolaş oluyorlar. Kadınlar ve çocuklar oturtuluyor, çantalar yukarıdaki yerlere konuluyor, erkekler ayakta ve yerlerde buldukları tüm boşluklarda oturarak yolculuğa hazır hale geliyorlar. Kapının ağzına kadar adım atacak tek bir yer olmayan vagonda herkesin yüzünden yıkanmış gibi ter akıyor, tişörtler terden sırılsıklam hale geliyor. O sırada garda az önce yiyecek dağıtan yardımseverler camlardan içeri karton parçaları dağıtıyorlar. Biz de bir tane alıyor ve yolculuk boyunca elimizden düşürmüyoruz.

ŞARKILAR SÖYLENİYOR

Ve trenin düdüğü duyuluyor. Tren hareket ediyor. Erkekler sigaralarını yakıyorlar. İçerisinin hızla dumana boğulmasıyla içeride birçok çocuk olduğu için sigaranın sırayla içilmesine karar veriliyor. Vagona ilk binildiğindeki arbede halinden şimdi eser yok. Herkes birden kader birliği yapıyor. Bir süre sonra şarkılar söylenmeye başlanıyor. El çırpmalar, kahkahalar yükseliyor. O anda geçmişin yükü adeta geleceğin umudu altında eziliyor.

SURİYELİ TAKLİDİ YAPAN URFALI

Sırbistan sınırında yer alan Tabanovce’ye Gevgeli’den günde sadece 3 tren var. İlki 07:45’te; ikincisi 17:00’da; sonuncusu ise 19:45’te... Bekleyenlerle konuşurken bizi en çok şaşırtan hikayelerden birine dinliyoruz. Adının Halit olduğunu söyleyen Urfalı bir gençle tanışıyoruz. “Senin ne işin var burada” diyoruz. Yüksek sesle konuştuğumuz için bizi uyararak, “Duymasınlar hızlı Türkçe konuştuğumu” diyor. Ardından birinin onu duyacağı endişesiyle fısır fısır ve kesik kesik anlatıyor: “Kendimi Suriyeli gibi gösteriyorum, ben de Almanya’ya gideceğim.” “Niye” sorusunun yanıtı muğlak: “E çünkü Almanya...” Biz hikâyesini merak edip sohbete devam etmek istesek de Halit tedirgin olarak yanımızdan uzaklaşıyor.
Başımızı trenin daracık camlarından çıkardığımızda yaklaşık 50 metre uzağımızda bir istasyon görüyoruz. Fakat ‘geldiğimize’ dair hiçbir işaret de yok. Yaklaşık 10-15 dakika belirsizlik içerisinde bekledikten sonra trenin ilk vagonunun önünde polisler beliriyor.

'UÇAKLA MI DÖNECEKSİNİZ?

Trendeki kimse yolculuğun ne kadar süreceğini bilmiyor. Her kafadan başka ses çıkıyor. Sık sık bize dönüp “Ne kadar var daha?” diye soruyorlar. Bize sordukları bir başka soru daha var: “Trenden inince ne yapacaksınız?” Önce Üsküp’e gideceğimizi, ertesi gün de İstanbul’a döneceğimizi söylüyoruz. İkinci soru geliyor: “Uçakla mı?” ‘Evet’ yanıtını aldıklarında dudaklarından dökülen karşılık aynı: “Ne güzel.” Uçağa binip döneceğin bir evinin olmasının ne kadar büyük bir lüks olduğunu düşüyorum. Aradan 3 saat geçiyor hava kararıyor, artık nerede olduğumuzu anlayamıyoruz. Vagonda neredeyse tüm sesler kesiliyor. Bir bilinmeze gittiğimizi düşünmeye başlıyoruz ki birden Üsküp yakınında ilk defa ışıklı bir durağa yaklaşıyoruz.

Sınıra doğru yürüyorlar

Üsküp’ten sonra yaklaşık 1 buçuk-2 saat daha gidiyoruz. Karanlık iyice çöküyor ışıklar iyice azalıyor. Derken tren birden rayların ortasında duruyor. Fakat durduğumuz yerde bir gar yok. Başımızı trenin daracık camlarından çıkardığımızda yaklaşık 50 metre uzağımızda bir istasyon görüyoruz. Fakat ‘geldiğimize’ dair hiçbir işaret de yok. Herkes birbirine “Acaba geldik mi” diye soruyor fakat cevabı bilen yok. Yaklaşık 10-15 dakika belirsizlik içinde bekledikten sonra trenin ilk vagonunun önünde polisler beliriyor. Polisler tren raylarını ellerindeki küçük fenerlerle aydınlatarak mültecilere yol gösteriyorlar. Daha sonra sivil giyimli iki kişi çıkıp kalabalığa doğru, “Suriye’den mi geldiniz?” diye soruyor ve etrafında toplananlara Arapça ne yapacaklarını anlatmaya başlıyor. Sonra kalabalık sıra halinde tren raylarının yanından 1 kilometre uzaktakiSırbistan sınırına doğru yürümeye başlıyor. Biz vagondaki yolculuk arkadaşlarımızı bu arada kaybediyor ve onlarla vedalaşamadan Üsküp’e doğru yola koyuluyoruz.

NE BİR GÖREVLİ NE DE TUVALET

Tren saati yaklaştığında Birleşmiş Milletler yetkilileri ve gönüllü yardımseverler gara geliyor ve garda bekleyenlere ekmek, domates gibi temel gıda ürünleri dağıtmaya başlıyorlar. Kobanili ailelerden biri yanımıza yanaşıp, “Verdikleri et domuz eti, ona göre” diyor. O sırada fotoğrafını çektiğimiz bir çocuğun annesi bağırarak, “Niye çekiyorsunuz, çekmeyin ya” diye karşı çıkıyor. Öğreniyoruz ki Makedonyalılarmış, dağıtılan yardımlardan faydalanmak için gara gelmişler.

İNSANCA YAŞAMA HAKKI İSTİYORUZ

Bekleyen mültecilerle konuşmaya devam ederken bir kadın geliyor yanımıza... Son derece öfkeli olduğu her halinden belli olan kadın İngilizce, “Gazeteci misiniz” diye soruyor. “Evet” yanıtını alır almaz, “Benim bir şikâyetim olacak, bunu da yazın. Mültecilerin çektiği acılara bunları da yazın” diyor ve başlıyor anlatmaya: “Ben Filistinliyim. Oradayken ben de gazetecilik yaptım. Bizler zaten yeterince acı çekiyoruz, tek istediğimiz de ne yemek, ne giyecek; istediğimiz sadece insanca yaşama hakkı. Burada saatlerce bekliyoruz. Bir kişi bile gelip bize bilgilendirmede bulumuyor. Bir şey soracağımız zaman soru soracak yetkili bulamıyoruz. Bunları geçtim burada doğru düzgün bir tuvalet bile yok. Çocuklarım var benim. Çocukları ben o leş gibi tuvaletlere nasıl sokayım? Oraya sokmasam çocuk bunlar, ne kadar dayanabilirler? Güneşin altında sabahtan beri bekliyoruz, bir bekleme salonu da yok. İnsanca hiçbir şey yok.”

Cümlesi biter bitmez, bir şey sormamıza izin vermeden hızla yanımızdan uzaklaşıyor. Adını öğrenme fırsatı bulamadığımız kadın haklı. Gevgeli tren istasyonunda bilgi alacak bir yetkili bulmak eğer Makedonca bilmiyorsanız imkânsız. Garda 2 görevliden trenin saatini bile bin bir zorlukla öğrenebiliyoruz. Yaklaşık 5 defa yanlarına gidip gelip sorduktan sonra ancak bileti kaçta ve ne zaman alacağımızı öğrenebiliyoruz. Garda istasyon dışında duracak, beklenecek hiçbir yer yok. 2 görevli klimalı odalarında dışarı adım atmadan otururken yüzlerce insan kavurucu sıcakta ufacık bir gölge arıyor. Yakında oturulacak bir kafe ya da yemek yenebilecek bir yer ve hatta sağlıklı şekilde kullanılabilecek bir tuvalet dahi yok.

"ÇOCUĞUM OLMASA ORADA ÖLÜRDÜM"

Yanı başımda ayakta duran Hüseyin ile sohbet ediyoruz. Bize önce yıkılan evinin fotoğrafını gösteriyor. İşte evim diyor, bizim gördüğümüz ise sadece bir taş yığını... Suriye’deyken toptancılık yaptığını söyleyen Hüseyin başlıyor anlatmaya; “Orada evim vardı, arabam vardı, rahat rahat geçinebileceğim param vardı. Çok güzel yaşıyorduk. Evim yıkılmasaydı buralara gelmek aklıma bile gelmezdi. Gerçi ben yalnız olsam yine de gelmezdim, öleceksem de orada ölürdüm de çocuklar var işte... Biz çok büyük acılar çektik. Çok büyük... Artık bizim hayatımız böyle geçti de istiyoruz ki onların güzel bir hayatı olsun. Onlar acı çekmeden büyüsünler. Sadece onlar için gidiyoruz Almanya’ya...” Bir süre sonra Hüseyin eşinden Türkiye’de doğan 6 aylık oğlu Muhammed’i alıyor. Kocaman gözleriyle nerede olduğunu anlamaya çalışan Muhammed bir süre sonra sıkılınca ağlamaya başlıyor ve annesine dönüyor.

Kaynak: Burcu Ünal - Milliyet

Bu haber toplam 502 defa okunmuştur
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2010 Aksiyon Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 02122937548 | Haber Yazılımı: CM Bilişim