• BIST 109.657
  • Altın 156,071
  • Dolar 3,8739
  • Euro 4,5733
  • İstanbul 15 °C
  • Ankara 3 °C

Kılıçdaroğlu: Soma'nın hesabını soracağız

Kılıçdaroğlu: Soma'nın hesabını soracağız
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu partisinin grup toplantısında konuştu. Kılıçdaroğlu, Erdoğan'a neden diktatör dediğini bir zamanlar Emine Erdoğan'a hediye edilen İranlı dünyaca ünlü psikolog Fathali M. Moghaddam'ın Diktatörlüğün Psikolojisi adlı kita

Kılıçdaroğlu'nun konuşmasından satır başları:

Soma'daki madenciler yürüyor haklarını arıyor. Orada eylem yapan bütün işçi kardeşlerimi yürekten kutluyorum. Sizin emeğinizi satan sendikacılara sakın güvenmeyin. Hep sizin yanınızda olacağız. Herkes iş bulmalı, herkesin işi olmalı ama herkes örgütlenebilmeli bir araya gelebilmeli derdini anlatmalı toplu sözleşme yapmalı. Biz ortaçağ ülkesi miyiz 21. yüzyıl ülkesi miyiz. O zaman örgütlenmekten korkmayacağız. Kim buna yasal engel getiriyorsa mücadeleye hazırız. Bunu herkesin bilmesini istiyorum. Özellikle de taşeron yanında çalışan işçi kardeşlerim bilsin. Biz sizin haklarınızı savunuyoruz. Sizin için mücadele ediyoruz. Bize güvenin bize destek verin. Beraber olacağız ki güçlü olalım. Ama hala gidip de sizin emeğinizi sömüren bir siyasal partiye destek verirseniz başınıza daha çok şey gelecek. Hep beraber ağlayacağız. Ağlamak çözüm değil soruna çözüm üreteceğiz. 

 

Biz üçüncü sınıf değil birinci sınıf demokrasi istiyoruz. Köle düzeni içinde değil uygar bir tarzda çalışsın herkes. Herkes ülkesine yasalarına sendikasına hukuka yargıya güvenmeli. Bütün bunları sağlarsak çağdaş Türkiye'yi yeniden ayağa kaldırmış oluruz. 

İşçilerimize sesleniyorum. Sizin yeriniz sizin ocağınız Cumhuriyet Halk Partisidir. Halkın partisi.. Siz halktan birisiniz. Haklarınızı savunuyoruz. Ne arıyorsunuz sağda solda? Ne bekliyorsunuz? Umut mu? Onlardan size umut yok. Onlar kendileri köşeyi dönmek istiyor. Sizi sömürmek istiyor. Soma'da 301 kişi hayatını kaybetti. Birlieri timsah gözyaşı döküyor. Bırakın onları. Haklıysanız güçlüsünüz. Unutmayın biz sizin yanındayız.

Yardım gelecek şu gelecek bu gelecek insanlar öldü ne yapalım demeyelim. Bunun mücadelesini yapmamız lazım. Onlar da işçiydi siz de işçisiniz. Ama emeğinizi sömürtmeyin. Çağdaş bir insan gibi alın teri döküyorsunuz. Alın terinin hakkını almak zorundasınız. Bunun mücadelesini yapacağız. Yeriniz artık burası. Geleceksiniz eliniz mahkum. Ya sömürülmeye katlanacaksınız ya da artık yeter ben de özgür bir yurttaş gibi yaşamak istiyorum alın terinin karşılığını almak istiyorum diyeceksiniz. Öyleyse gelin ortak ses çıkaralım. 

Soma'nın hesabını soracağız hiç endişe etmeyin. Geçen hafta beraber bir duyguyu yaşadık. 301 şehidin adını tek tek saydık. Hiçbir partinin yapmadığını yaptık. Çünkü biz CHP'yiz. Halkın partisiyiz. Hiç kimsenin burnu kanasın istemeyiz. Bu ülkede eğer mutlu olacaksak herkesin çalıştığı ama güvence içinde çalıştığı bir toplum yaratırsak mutlu oluruz. Aksi halde dağılırız. Huzur ve barış istiyoruz. 

Türkiye riskli bir sürecin içine girdi. Kullanılan dil gerginliği besliyor. Bu gerginlik bu kaygı toplumun dokularına işledi. Tekerlek kırılınca yol gösteren çok olur. Ama biz tekerlek kırılmadan yol göstermek istiyoruz. Bunu aydınlar akademisyenler sanatçılar yapacak. Bu ülkenin siyasetçileri yapacak. Nasıl davranmamız gerektiğini anlatacağız. Siyasetçinin sorumluluğu aydınlardan biraz daha fazladır. Bizim bir de temsil yetkimiz var. Oy almışız halktan. Gelmişiz bu kürsülere ve burada biz halkın dertlerini dile getirmek çözüm üretmek zorundayız. Kendisi sorun olan bir siyasal iktidara karşı çözüm üretmeliyiz. Aksi halde sağlıklı bir süreci yakalayamayız. 

Yol göstermek siyasetçinin ve aydınların görevidir. Taşeron sistemi nasıl engellenecek? Uluslararası standartlar var onları getireceğiz. Sendikacılık.. Ona da uluslararası standartlar var. Yeniden keşfedecek bir şey yok. Çözümler hazır. 

Gerginliklerden belli siyaset kurumları beslenmeye çalışıyor. Bu tehlikeli bir sürece bizi götürür. Siyasetçinin bir görevi vardır. Siyasetçi halka hesap vermek zorundadır. Siyaseti zenginleşmek için yapmaz. Halka adanmıştır. Halkın sorunlarıyla ilgilenirsiniz. O dertlere çözüm üretirsiniz. Eğer bunları bir kenara bırakıp kendi iktidarınız için toplumu kamplara ayrıştırırsanız sorun yaratırsınız. Bugün geldiğimiz nokta budur. Sorun yaratan bir siyasal iktidar var. Biri konuştuğunda herkes kulaklarını tıkıyor. Emin olun üç gün sussa Türkiye'de huzur olur. Her gün konuş her gün kavga... Nereye gidecek!

Huzurlu bir toplum  yaratmak zorundayız. Biz olabildiğince muhalefet yapıyoruz. Adı üstünde.. İşimiz iktidarın yanlışlarını dile getirmektir. Bizim görevimiz bu. Hükümet ülkeyi akılla yönetir öfkeyle değil. 

Siyasetçinin bir avantajı da kürsü dokunulmazlığıdır. Ama aydınlar da demokrasiyi savunmak zorunda. Zalimin ve yanlışın karşısında durmak zorundalar. Aksi halde onlara aydın diyemeyiz. Toplumun önderidir aydın. Bir bedel ödenecekse aydın bedel ödemekten korkmaz. Onun için biz ona aydın diyoruz. Eğer korkup sesini kesiyorsa ona aydın denmez. O farklı bir şeydir. 

76 milyon yurttaşıma sesleniyorum. Biz üstümüze düşeni yapıyoruz. Hatta bazı hataları fazla kutuplaşma olmasın diye özenle görmüyoruz. Soma olayları konusunda çok dikkatli bir tutum izledik. Gezi olaylarında da çok dikkatli bir tutum izledik. Gencecik çocuklarımız gömülmesin diye mücadele ettik. Biber gazını bizim vekillerimiz yedi. Copları bizim vekiller yedi. Hastanaye kaldırıldılar. Vatandaşın çocuğu dövülmesin biber gazı yemesin diye yaptık. 

Yanlış mı yapıyoruz biz acaba? Biz çatışmadan yana değiliz. Bu arada yüzü maskeli elinde silah olayları çıkaranlar kimse bunlar çıkarsınlar ortaya. Biz yüzü maskeli elinde silah olay yaratan kişilere karşıyız. Her zaman söyledim yine de söylüyorum. 

O kişiler acaba kim? Gezi olaylarında Toma'ya molotof kokteyli atan polisleri gördük. Fotoğraflarını gördük. Şimdi toplumda bu kutuplaşmayı yaratanlar kimler? Hükümetin bir an önce bunu ortaya çıkarması lazım. 

Şimdi konuşmayacaksak ne zaman konuşacağız. Kamplaşma yaratılıyor. Öyle bir tabloyla Türkiye ilk kez karşı karşıya kalıyor. Müthiş bir yarılma... Bunu yapan siyasal iktidarını korumak için çaba gösteren iktidar. İlk kez Türkiye böyle bir tabloyla karşı karşıya. 

Ben 68 kuşağından geliyorum. Ülkemizin hep özgürlüğünü savundum. Herkesin mutlu olmasını savundum. İşçi örgütlenmesini savundum. Üretene her zaman saygı duyduk. 68 kuşağından geliyoruz dolayısıyla pek çok acıya tanık olduk. 1960 ihtilali sonrası 3 siyasetçi darağacına yollandı. Çocuğum hayal meyal hatırlıyorum. İlk demokrasi travmasıydı o. Bugün bunun ne kadar yanlış olduğunu beraber görüyoruz. 12 Mart 1971... Askeri darbe oldu 3 gencimizi darağacına gönderdik. Neden? İntikam hırsıyla... Toplum hala bunu da üstünden atmış değil. Siyaseten idamların doğru olmadığını tecrübeyle  yaşadık. 

Geldik seksenlere... Darbe öncesi gencecik çocuklarımız birbirini öldürüyordu. Aynı silahtan hem soldan hem sağdan ölen fidan gibi çocuklar... 12 Eylül 1980 darbesi.. Yine ders çıkarmadık. Yine binlerce genç birbirini öldürdü. Darbeden sonra da pek çok gencimiz idam sehpalarına gitti. 16 yaşında Erdal Eren'in yaşını büyütüp idam ettiler. Bu acıları yaşadı bu toplum. Bütün bunlardan ders çıkarmak zorundayız. 

Baktığımız zaman uygar dünyaya. Onlar da bizim gibi büyük acılar yaşamışlar. Ama onlar bütün bu acıları bir toplumsal kazanıma dönüştürmüş. Aynı olaylar bir daha olmamış. Bakıyorsunuz 2. Dünya Savaşı... Avrupa yerle bir oldu. Hemen arkasından bir araya gelerek Avrupa Birliği kuruluyor. Savaşı değil barışı önceleyen bir birlik. Avrupa'da demorkasinin kazanmasını sağlıyorlar. 1963 yılında rahmetli İnönü bu barışın parçası olmak istiyor. Ankara anlaşmasını imzalıyor. Avrupa'da demokrasinin kökleşmesini sağlayan bir kurum. Savaşı yok eden bir anlayış. Bir toplumsal faciadan bir toplumsal kazanım elde ediyorlar. 

Sadece onlar mı? Dönüp bakalım. ABD... Güney kuzey savaşları. Binlerce Amerikalı birbirini öldürdü. Siyah-beyaz kavgası.. Ötekileştirilenler nefret suçları. Aynı ABD bunları da aştı. Köleliği kaldırdı. Bugün dünyanın saygın bir ülkesi oldu. Kimsenin ötekileştirilmediği bir devlet kurdular. Aynı şekilde yine ABD'de meşhur McCarthy olayı. Aydınların suçlandığı olay. 1957'ye kadar devam eden süreç. Onun da faturasını ödediler. Bugün öyle bir sürece izin vermiyorlar. 

İspanya'ya Yunanistan'a Kore'ye geçelim. Bu ülkeler darbeyle anılıyordu. Bugün bu bitti. Neden? Demokrasiyi içselleştirdiler. Bütün toplumsal zararları faydaya dönüştürdüler. Gelelim bize...

1960,1971,1980 baktığınız zaman ders almamış bir toplum.. Neden? Çünkü tarihi yeteri kadar bilmiyoruz. Siyasetçiler tarihi irdelemiyor. Tarih nedir acaba? Bütün ayrıntıları bilmeyebilirsin. Ama tarihten ders almak diye bir kavram var. Eğer almazsanız felakete sürüklenirsiniz. Ders alınsaydı tekerrür eder miydi hiç? Bugün hala fatura ödemekle meşgulüz. Birleri geldi bizi geçti. Biz toplumu ayrıştırarak yeni fay hatları yaratarak bölüyoruz. Bu bizim kabul edeceğimiz bir olay değil. 

Bugün Cumhuriyet tarihinin en büyük kırılmasıyla karşı karşıyayız. Toplumu barıştırmamız gerekiyor. Huzurlu bir toplum yaratmalıyız. Ayrıştıran siyasetçiler, bölen siyasetçiler, halkı kullanan siyasetçiler. Halkı kendisine köle yapan siyasetçiler. Halkın bunlardan ders çıkarması lazım. Siyasetçileri akıl ve mantıkla sorgulaması lazım. Nasıl kullanıldığının farkına varması lazım. Eğer halkımız bunu yapabilirse tarih önünde çok güzel bir ders verir. Bugün öyle bir derse siyasetçilerin ihtiyacı var. 

Toplumsal acıları nasıl kazanıma dönüştürürüz? Aklı önceleyerek... Bunun temelinmde empati yatıyor. Eğer siz karşınızdakini insan yerine koyup onun derdini bilriseniz kendinizi onun yerine koyarsanız bir kazanım yaratırsınız. Ama acısına kulak tıkarsanız toplumsal kazanım yaratamazsınız. Düşünebiliyor musunuz? Empati kuramayan bir siyasetçi... Öyle bir siyasetçi olur mu? Vatandaşı anlamayan oy makinesi gören bir siyasetçi. Kendi sorunlarını ona dayatan bir siyaset anlayışı. Türkiye bunları aşmak zorunda. Yeni güzel ve huzurlu bir Türkiye yaratacağız. 

Farklarımızı zenginlik olarak göreceğiz. Hiç kimseyi ötekileştirmeyeceğiz. Eğer bunu yaparsanız yaptığınız haksızlıkları meşrulaştırırsınız. Zalimin zulmü öyledir. Ötekileştirdiği kişilere zulüm yapar. İnanç açısından etnik kimlikle mezhep açısından ötekileştirir. Sonra söyleyeceklerine meşruluk kazandırır. Tarihte de böyle olmuştur. Biz bunlardan ders çıkarmadık. Her seferinde başa dönüyoruz toplum ağır faturalar ödüyor. Kalkınamıyoruz büyüyemiyoruz. Öyle bir toplumun gelecğei sağlıklı olmaz. 

Sürekli kavga eden siyaseti bir tarafa bırakmalıyız. Bizde güzel bir laf var: "Susma sustukça sıra sana gelecek" İşçilerimiz söyler bunu... 

Yatağan işçilerini söyledim. Sadece sizin sorunları değil Türkiye'deki bütün işçilerin sorunlarını çözmeye talibiz. Sadece işçilerin mi? Hayır... Emeklinin sorunu, çiftiçinin sorunu, sanayicinin sorunu ev hanımlarının sorunu. Hepsini çözmeye kararlıyız. 

Ama bu slogan ne zaman atılıyor? Sıra onlara geldiğinde atılıyor. Sorunumuz orada başlıyor. Bizim inancımızda haksızlıklara karşı susan dilsiz şeytandır denir. Susmayacaksınız. Ben isterdim ki tekel işçileri dövüldüğü zaman Türkiye'nin bütün işçileri onlara destek verseydi. Ben isterdim ki Soma'da 301 işçimiz ölürken bütün sendikalar orada olsun. O nedenle söylüyorum. İşçi kardeşlerim size sözüm var. Bu sendikacılık düzeni patron sendikacılığını sendika ağalığını yıkacağız sonra da onlardan da hesap soracağız. 

Ayrışmadan kamplaşmadan söz ettik. Eğer siz toplumu kamplaştırırsanız bütün renkleri yok edersiniz. Renklerin tonlarını da yok edersiniz. Oysa güneş bile yedi renkli. Neden politikacı sert bir dil kullanır. Neden bütün yurttaşları kucaklamıyoruz? Neden umut vaat etmiyoruz? Neden hep kavga ediyoruz. Neden hep hakaret duyuyoruz? 

301 işçi hayatını kaybetti. Ben de Soma'ya gititm. Bir kadıncağız biz giderken sitem etti. Sessizce dinledim. Yanımdakine de evet bu kadın haklı dedim. Kimse dinlememiş. Sonra bir de bu ülkenin başbakanlık koltuğunda oturan zat da gitti. Elbette gidecek. Gitti. Gayet güzel. Bakın arkadaşlar 301 kişi hayatını kaybetmiş. Yaş ortalaması 10 olan 432 çocuk yetim kalmış. Eşler yok evlatlar yok. Büyük acı büyük dram... Bu gidiyor sanki miting meydanı gibi kürsüyü koyuyor konuşuyor. 301 ölümü doğal bir ölüm kabul ediyor. Madenciliğin fıtratında tabiatında doğasında böyle ölümler var diyor. 1860'ın İngilteresinden örnek veriyor. 1860'da Abdülmecid tahtta ve henüz ampul icat edilmemiş. Ya Türkiye 1800'lerin Türkiyesi mi? Sen nasıl bu örneği verirsin. Soma ayağa kalktı. Herkes itiraz etti yuh çekti. Efelenerek vatandaşın üzerine yürüyor. Yuh çekersen tokadı yersin diyor. Sonra birisini görüyor. Çok özür dilerim Yahudi dölü diyerek hakaret ediyor. Sonra değerli arkadaşlar 4 bin polisle gidiyor Soma'ya... Bir markete sığınmak zorunda kalıyor. Sonra marketteki bir vatandaşı da tokatlıyor. İlk kez bizim tarihimizde dünyada örneğiv ar mı bilmiyorum. bizim tarihimizde ilk kez bir başbakan kendi vatandaşını tokatlıyor. Bu ülkenin insanlarının 76 milyonun vicdanına sesleniyourm. 

Seni tokatlayan adamın hala arkasındaysan oraya ben üç nokta koyuyorum kimse kusura bakmasın. Bu şu demek... Gidiyorsunuz cenaze evine başsağlığına. Cenaze sahibine hakaret edip dövüyorsunuz. Bizim geleneğimizde böyle bir şey var mı? Biz oraya acıları paylaşmaya gittik. İtiraz eder şikayet eder. Düne kadar kim dinledi onlari? Kİmse dinlemedi. Adam yerine bile koymadılar. Gideceksiniz çalışacaksınız dediler. Neden öldüler? Göçük mü hayır trafo mu hayır. Karbonmonoksit gazından öldüler. Bu kadar acı bir olay yaşanırken vatandaşı tokatlıyorsunuz efeleniyorsunuz. Böyle bir tabloyu Türkiye cumhuriyeti hiç görmedi. 

Sonra Okmeydanı'nda olaylar oldu. Bir vatandaş yine başsağlığı için Cemevine gidiyor. Bir kurşunla ölüyor. Olaylara giren birisi değil. Sade birisi. Bir baba.. Çocuğu var küçücük. Öldürülüyor. Ölünce bakın bunlardan bir yandaş bir twit atıyor: "İstanbul Kızılay Şube başkanı bu.. İlhami Yıldırım. "Ya bu ülkede eşşek gibi sessizce yaşayacaksınız ya da defolup gideceksiniz". 

Siz Erdoğan'ın bunu eleştirdiğini duydunuz mu? Yanlış yapıyor dedi mi? Bu kişi atılacak dediğini duydunuz mu? İşte toplumu bölmek ayrıştırmak budur. Biz Uğur Kurt'a da üzülürüz Ayhan Yılmaz'a da üzülürüz. Bu topraklardaki her kişi bizim kardeşimizdir. Bize oy versin vermesin herkese saygımız var. Biz ona saygı göstermek zorundayız. Ama saygısızlığı nasıl inşa edebilirsiniz. Toplumu bölüyor ayrıştırıyor. İşte böyle twitler çıkıyor. Ya bu ülkede eşek gibi sessizce yaşarsınız ya da defolup gidersiniz diyor. Senin defolup gitmen lazım, sen kimi nereye sürüyorsun?

Devlet akılla yönetilir. Sabırla yönetilir. Polislerin sabrına şaşıyorum diyor. Alsınlar ellerine silahları hepsini tarasınlar diyor. Bir Başbakan bunu söyleyebilir mi? Devletin sabırla yönetileceğini bilmiyorsa nasıl o koltukta oturuyor? Herkes ne olacak bu memleketin hali diyor. Akıl yok mu mantık yok mu? 

Akılla yönetilir. Dünyanın en stratejik şeyidir insan beyni: Eğer siz aklınızı yitirmişseniz ülkeyi felakete götürürsünüz. Erdoğan bunları emin olun bilinçli yapıyor. Koltuğu korumak vatandaşı bölmek için. Ama bu ülkenin insanı ayrışmadı. Dost olmak istiyor. Farklı renklere saygı istiyor. Ama o ısrarla kavga edin diyor. Niye kavga edelim. Biz ulusal kurtuluş savaşını beraber yaptık. O koltuğunu korumayı ayrışmaya borçlu. Bunu yapmak istiyor. 

Biz her tülü uyarıyı yapıyoruz. Bizim de sorumluluğumuz var. Ülkenin ayrışmasına izin vermeyeceğiz. Bölünmesine izin vermeyeceğiz. Huzur içinde yaşamak istiyoruz. Bunu sağlamak zorundayız. 

Erdoğan Almanya'ya gitti. Merkel bir açıklama yapmış. Sorumluluk bilinciyle hassas davranacağını bekliyorum diyor. Diplomatik bir dille en ağır uyarıdır bu. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı'na böyle hitap ediyor. Neden? Erdoğan'ın kendini yönetmeyi beceremedğini kontrolü kaçırdığını o da biliyor. Öyle bir ağır eleştiriye ben çok üzüldüm. O Türkiye'nin Başbakanı. Bir başka ülkenin Başbakanı bunu söylüyor. Almanya'da huzur istiyoruz diyor. Almanya'nın iç barışını bozmasınlar diyor. Sen kavgaya geliyorsun umarım bunu yapmazsın diyor. Bu diplomatik dilde en ağır sözlerdir. 

Erdoğan sadece kendi itibarını değil Türkiye'nin de itibarını yaralıyor. 

Eğer Türkiye'nin güçlü olmasını istiyorsanız. Barıştan yanaysanız. O zaman yeniden düşünmek zorundasınız. Hep beraber düşüneceğiz. 

Geçen hafta TOBB genel kuruluna katıldım. Devletin bir protokolü vardır. Protokolde iç bakanlığı oturur bir protokol yapar. Herkes ona uyar. Sırayla konuşulur. Bütün ülkelerde vardır bu. Ne hikmetse işveren dünyasının toplantılarında bu kurallara uyulmaz. Erdoğan gelir konuşur ve çeker gider. Ya arkadaşlar siz korkuluk musunuz? Devletin protokolünü uygulamak zorundasınız. Uygulamayacaksanız bu toplantıları yapmayın. Bunu yapmıyorlar. Çıktı konuştu. Ben diktatör değilim diyor. Şu önde oturan var ya diyor. Ana muhalefetin genel başkanı bana diktatör diyor diyor. Ben olsam sen meydanlarda böyle gezemezsin diyor. 

Sevgili Erdoğan ben meydanlarda cesaretle geziyorum sen benim konuşmama tahammül edemiyorsun korkup kaçıyorsun. 

Sanıyor ki meydanlar kendisinin tapulu malı. Meydanlar senin değil halkındır. Elbette meydanlarda gezeceğiz. 

Zaten diktatörlerin temel özelliği çok korkak olmalarıdır. Benim konuşmalarına tahammül edemiyor. Kalsa müdahale edecek etse cevabını alır. Bunu biliyor. O yüzden kalmadı kaçtı ve gitti. 

Elbette diktatörülük önemlidir. Birinin diktatörlüğe soyunması siyaseten hepimizin irdelemesi gereken bir olaydır. Ben ona diktatör dedim doğru. Hatta diktatör bozuntusu da dedim. O da doğru. Benim diktatör dememle o diktatör olmuyor. Bilim adamları acaba nasıl tanımlıyor. 

Siyasetçinin bir başka siyasetçiyi eleştirmesi farklı ama bilim insanının bir diktatör tanımlaması çok daha önemlidir. 2013 Mayıs ayında Erdoğan ABD2ye gitti. Muhterem eşlerine bir kitap armağan edildi. Diktatörlüğün Psikolojisi. Yazan bir İranlı profesör. Dünya çapında bir psikoloji uzmanı. 

Diyor ki, "Diktatörlük demokrasi sarkaçı diye bir kavram var". Nedir bu sarkaç? Saf demokrasi ile saf diktatörlük arasındaki süreç.. Sarkaç o nedenle diktatörlük demokrasi sarkaçı olarka tanımlanıyor. Şunu soruyor kitabında... Sarkacı demokrasi ya da diktatörlük kutuplarına yakınlaştıran şey nedir? Şöyle yanıt veriyor... Diktatörlük tek bir kişinin ya da hizipleşmiş bir grubun topluma hükmetmesi emrindeki güvenlik güçlerini kullanarak politik muhaliflerini bastırmasıdır diyor. Diktatörlüklerde bağımsız yasama ve yargıdan söz edilemeyeceği gib geçerli kanunlar toplum isteklerine kulak tıkayarak diktatörün ve grubun ölçüsüz isteklerine kulak verir. Eğitim sistemi basın haberleşme ve bilişim üzerinde eşi görülmemiş kontrol ve sansür olduğu gibi toplumun hareketleri de rejimin devamı için kontrol altında tutulur. Heralde Türkiye için yazmış diye düşünüyorsunuz. 

Demokrasiyi de tanımlıyor. Bu diktatörlük bir ülkede demokrasinin olduğunu öğrenmek için dört kriter var. Dört kriter uygunsa demokrasi vardır. Ne bu kriterler: "Şehir meydanı testi birinci kriter. İkitidarı seçim sandığında gönderme testi, azınlık hakları ve bağımsız yargı testi. 

Şehir meydanı testinde diyor ki bir yurttaş yaşadığı şehrin meydanına çıkıp tutuklanma fiziksel şiddet korkusu olmadan özgürce konuşabilir mi? Eğer konuşursa demokrasi vardır konuşamazsa diktatörlük vardı. 76 milyon yurttaın vicdanına sesleniyorum. Özgürce konuşabiliyor musunuz? 

İktidarı seçim sandığında gönderme testi. Bizde seçim var. Bunda bir sorun yok. Ama iki temel sorun yaşıyoruz. Birincisi yüzde 10 seçim barajı. Bunu bir başka diktatör getirdi. O diktatörün yasasının arkasına sığınan bir başka diktatör hüküm sürüyor şimdi. Değiştir diyoruz. Hayır diyor ben değiştirmeyeceğim diyor. Ben de onunla aynı fikirdeyim diyor. İki diktatörün aynı fikirde olması yadırganmaz. İkincisi de şaibelerdir. 

Azınlıkta kalanların testi var bir de... Toplum şehir meydanı testinden geçmiş olabilir. Ayrıca iktidar seçim sandığında değişebilir. Ancak bütün bunlara rağmen toplumun çoğunluğu azınlıkta kalanlara karşı ayrımcı politikaları destekler yönde oy verirse demokrasiden söz edilemez. Bütün azınlıkta kalanların hakları korunmalıdır. ABD örneğini veriyor. Kölelik zamanında oy kullananların çoğu köleliğin meşruiyetini kabul etmişlerdi. Kölelik varsa demokrasi olmaz diyor. 

Son test bağımsız yargı... Diğer üç test ancak bağımsız yargının varlığıyla uygulanabilir diyor. EĞer bu yoksa bunların hiçbirinin önemi yoktur diyor. 

Mokaddam bunu heralde Türkiye için yazmadı. Ama sanki Türkiye'yi anlatıyor. 

Yasama yargı benim için ayakbağıdır demedi mi? Sen diktatörüsün diyorum kabul etmiyor. O zaman nesin? Kusura bakma diktatör bozuntususun. 

Ayrıca diktatörler mahkemeleri gayri milli ilan ederler. Kendisi lehine karar vermezse milli olmaz. Kendine bağlı görüyor. 

Diktatörülükle yolsuzluk arasında da güzel bağlantı kuruyor MOkaddam... Diktatörlükte vatandaşlar yolsuzluğa karşı ses çıkarmaktan korkarlar. Rejime isyan olarak algılanacak bu hareketler ölümcül olabilir. Halk arasında muhalif olarak damgalanmaya karşı derin ve haklı bir korku kol gezer diyor. Hakim olarak sessizlik sonucunda rüşvet komisyon ve iş yaşamının normal karşılanan unsurları olur diyor. Diktatörlüklerde bunlar normal olur diyor. 

Onun için rahatça telefon ediyor. Oğlum paraları sıfırla diyor. Evladım ne yapıyorsun diyor. Bütün bunları biliyoruz. 

Bu kitap diktatörlerin psikolojisi kitabı önemli bir kitaptır. Anlattıkları yüzde yüz Türkiye ile örtüşüyor. 

Mukaddam şunu da söylüyor. Diktatörler kadını kontrol altına almayı ilk hedef olarak görür. Güzel sanatların kontrolüne odaklanırlar diyor. Çünkü güzel sanatlar doğaları gereği ifade özgürlüğü ile iç içedir. Dolayısıyla diktatörler için tehdittir. Bunların hepsi bizim ülkemizde geçerli. 

Devam ediyor Mokaddam... Diktatörlük kurmak diktatörlüğü yaşatmak için üçi tehdit algısı abartılır. İç ve dış düşman yaratılar diyor. Topluma şöyle derler. Tehlikeli bir düşman kapımızda bize saldırmak istiyorlar. "Parantez içinde bize darbe yapmak istiyorlar" bunu ben ekliyorum. Öyle derler diktatörler. 

Mokaddam diyor ki bu hal halkın iç problemlerle meşgul olmasını önlemek için yapılır. Havuz medyası da bunun için kuruluyor. Havuz medyasının yetkilisi onun için Alo Süleyman 2 milyon gönder cesareti buluyor. 

Mokaddam devam ediyor... Diyor ki ayrıca bu yöntem yetkililerin iç sorunlara karşı gereğinden fazla sert tedbirler almaya uygun zeminler yaratmayı ve kapalı toplum yaratmak amacıyla özgürlük kısıntılarını meşrulaştırmayı hedefler. İç ve dış tehditler bunları sağlıyor. 

Tüm diktatörler içerdeki muhalefeti ezmeyi temel hak ve hürriyetlere son vermeyi denerler. Bu amaçla içeriden düşman icat etmeyi yöntem olarak kullanırlar. Diktatörlerin en önemli özelliği liderliklerin herşeye kadir oluşu ve kanatlarının altına almak isteğidir. Ben herşeyi bilirim kudretliyim ulu bir kişiyim derler. 

Hayatın akışında diktatörün karar vermemesi gereken hiçbir şey yoktur. Yine devam ediyor. Diktatör açıkça fikir sahibi olmadığı alanlarda bile herşeyin en doğrusunu kendisinin bildiğini varsayar. 

Bizde ne diyordu. Kadın nasıl giyinecek kaç çocuk yapacak doğumu nasıl yapacak?= Diktatör karar veriyor. Fatani Mokaddam devam ediyor. Diktatörün hemen her konuda sıradan halkın günlük yaşamıyla ilgili basit şeylerde bile söz söyleme eğilimi vardır. 

Cahil ve yeteneksiz olsa bile sadık birey onun için makbuldür. 

Diktatörlerin yanılgılarından bahsediyor bir de... Diktatörler halkın kendilerini sevdikleri ve sonuna kadar arkasında duracakları ilüzyonla yaşarlar. Halk hep beni destekleyecek sanar. Milli irade beni destekliyor. Ona oy verenler milli irade muhalefet ise gayri milli..

Değerli arkadaşlar diktatörün psikolojisi kitabından bölümler okudum. Erdoğan'ın kitap okumayı bilmediğini ve sevmediğini bilyiorum. Yakınındaki arkadaşlara rica ediyorum. Bu kitabı alın ona okuyun. Bu kitabı oku diktatörün bütün özelliklerinin sende olduğunu göreceksin. Ben boşuna bir adama diktatör demem. Ben diktatöre diktatör derim. 

Özgür ve bağımsız bir Türkiye'den söz ettim. Şimdi hep beraber yeni bir süreci yaşıyoruz. Diktatörün yönettiği bir ülkedeyiz. Renginiz ne olursa olsun inancınız ne olursa olsun bir olun beraber olun. 

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2010 Aksiyon Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 02122937548 | Haber Yazılımı: CM Bilişim